DERGİ DUYURULAR

DERGİ KATEGORİLER

 

DERGİ ÜYELİK

Kullanıcı Adı

Şifre:

 

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum
 

DERGİ ARŞİV

Mart-Nisan-Mayıs
 

Hüda Kaya Başörtüsü Uğruna İdamla Yargılandı


Özel Mektup’un hak yolunda, hakkı haykıran bir seda olması duasıyla, Rabbimizin mübarek kılmasını diliyorum.
12/04/2009 - 02:17

Sevgili Emine Ablam, ne zamandır çıkmasını beklediğimiz dergi için acilen bir yazı istedi. “İdamla yargılandığınızdaki psikolojinizi anlatacaksınız. Bütün yaşadıklarınızı anlatın. Bu zamanda mücadeleden yılmayan örneklere ihtiyaç var.” dedi. “Emine Abla, en zor olan bu.” dedim. İnsanın kendinden örnek vermesi, kendini yazıp, çizmesi gerçekten zordur ama istek üzerine derdimiz, davamız tesettürümüz olunca bir  dokun, bin ah işit misali biraz  dokunmaya çalışacağım, inşallah.

“Ne zaman ki TALUT orduyla hareket etti. Muhakkak ALLAH sizi bi nehirle imtihan edecek. Kim ondan içerse benden değildir, kim onu tatmaz ise o bendendir, ancak eliyle bir avuç alan müstesna.” dedi. Derken suya varır varmaz ondan içtiler, ancak içlerinden pek azı kaldı. Derken TALUT ve beraberindeki iman edenler nehri geçtiler. O vakit de; “Bizim bugün TALUT ordusuna karşı gücümüz, takatimiz yoktur, dediler. Allah’a kavuşacaklarına kani olanlar ise nice az topluluk çok topluluğa Allah’ın izniyle galip gelmiştir. Allah sabırlılarla beraberdir. (2/ 249)

Yani haram diye sudan içmeyenler daha çok güçlendi, kanasıya içenlerin gücü kalmadı.

Tarihte nice topluluklar, birlikte imtihanlara tabii tutulmuşlardır. Yakın geçmişimiz, malum 28 Şubat süreci ile bizlerin de böyle imtihanlardan birini yaşadığımıza inanıyorum.

Başörtüsü direnişleri bütün yurda dalga dalga yayılmıştı. Malatya’da da en şanlı eylem ve direnişler gerçekleşiyordu. 99 yılının Nisan ve Mayıs aylarında İnönü Üniversitesi’nde devam eden başörtüsü yasağına karşı tepkiler yayılarak devam ediyordu. Her eylem büyük ses getiriyor, inançlı halkımız birbirleriyle daha bir kenetleniyordu. Ta ki 7 Mayıs Cuma günkü eylemde  resmi güçlerin provakatif müdahalesiyle eylemin boyutları değişinceye kadar. Burada bir parantez açmak istiyorum. Eylemsel hareketliliklerde elbette ve kesinlikle insiyatif elden bırakılmamılı, zayıf tutulmamalı. Fakat aksi müdahalelerde de tedbirsiz, plansız olunmamalı ve eylem bizatihi yok sayılmamalı.

İnsanlık tarihi boyunca tüm tevhidi hareketlerde olduğu gibi tarihin bu sürecinde de bizler sınanacağız, deneneceğiz, amma sabreden amma sabredemeyenler olarak ayrışacağız. “Sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Peygamber ve beraberinde bulunan mü’minler; Allah’ın yardımı ne zaman diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardır; iyi bilin ki Allah’ın yardımı şüphesiz yakındır.” (2/ 214)

İşte o günkü eylemde, yüzlerce kişi gözaltına alındı. Malatya caddelerinde tekbirler, gaz bombaları, müdahaleler devam etti. Cami içlerine kadar sis bombaları atıldı, fenalaşan kızlara çevre esnaflardan ayran, yoğurt almak için bile dışarı çıkılamıyordu. O günkü yaşananlar bizim psikolojimize göre canlı bir Filistin manzarasıydı adeta.

Daha sonra Malatya’nın da Türkiye’nin de beklemediği bir şekilde, 28 Şubat zulmü ağırlığını hissettiriyor, ben ve kızlarımın da aralarında olduğu 75 kişiye DGM’de idam ile dava açılıyordu. 75 kişinin 51’ine 146/2’den 15 yıla kadar hapis cezaları istenirken biz de dahil 24 kişiye 146/1’den idam isteniyordu.

Malatya E-Tipi Kapalı Cezaevi’nde, kadınlar koğuşunun avlusunda her sabah gazeteleri ilk ben alayım diye bekliyordum. Gardiyan gazeteleri getirdi. Böylece haberi ilk okuyan ben olmuştum. Gazetede tüm bir sayfa, bizim davanın haberi ile ilgiliydi. Siyah puntolarla “Başörtüsüne İdam” dikkat çekiyordu. Ben okuduğumda ilk olarak davanın idam ile açılması bile provakatif, sindirme amaçlı ve psikolojik bir savaşın devamı diye düşündüm.

Diğer taraftan -olur mu acaba böyle bir netice, olur mu olur, daha yakın tarihimizde anlamsız nice idamlar olmamış mıydı? Kirli, kanlı bir tarihin devamını yaşamıyor muyduk.- diye düşüncelerim gidip geliyordu... Böyle bir zulüm sürecinde, idam ile dava açılmasının, inanan ve direnen insanlar üzerinde nasıl bir etkiye sebep olacağını düşünüyordum. Ben ve evlatlarıma gelince 16-17-18 yaşlarındaki Nurcihan, İntisar ve rahmetli Nurulhak’ım zaten bizler şehadeti hep dualarımızda istemiyor muyduk? Çocuklarım bebekliklerinden itibaren, her biri bir şehide sahiplenmiş ve onların hayal ve hikayeleriyle büyümemişler miydi? Hayatlarını okuyup anlatageldiğimiz şahsiyetlerin hapishane imtihanlarıyla şimdi bizler sınanıyorduk ve işte şimdi şehadet adaylarıydık.

“Ya Rabbi olur muydu böyle bir sonuç, böylesine günahkar, böylesine, ayakları titreten ve uçurumlar başında “Elimi bırakma rabbim, diye ağlatan bu dünyadan böyle bir şerefle ayrılmak nasib olur muydu?”

— Rabbim sen bizim için her şeyin en iyisini bilensin. Bizim için, Türkiye için ve inananlar, ümmet için nasıl hayırlıysa öyle neticelendir...

Kalbim gayet mutmain, hatta mutlu. O an Rabbe teslimiyetin garib, tarifsiz hazzını hissediyorum. Duvarlar arasında ve -olur ya- idam ile sonuçlanabilecek bir iddia bile olsa bir kıskaç ve zulmü buram buram yüreğimde yaşarken, hem de nice masum hanım ve kızlar arasında ve gencecik kızlarımla beraber bu sonuca gidebilme ihtimali içinde, inananların, istikbalin, zifiri karanlığa hapsedildiği o anda şehadetin ihtimali bile bambaşkaydı. Ayetler canlı, adeta peygamberler, şehidler bir adım ötedelerdi. Tarih, sanki o an tekrar yazılıyor ve bir kervana aidiyeti hissediyordum. Her nefes buram buram şehadet kokuyor ve sanki her esinti şehidlerden selam getiriyordu.

Gönlüm, duygularım böyle hissediyor ve istiyordu ama reel dünya’ya, dönüp, konjonktürel ve mantıki  bir analiz yapınca,

— Hayır; nerede şehadet, diyordum.

— Bu bir süreçti ve genel bölgesel bir planın parçalarıydı. Amaç sindirmeydi, apaçık bir psikolojik savaştı. Bunu anlamamız ve duruşumuzu iyi tespit etmemiz lazımdı.

Gazeteyi koğuşa götürdüm ve bizim kızlara,

    Kızlar müjde! diye gazeteyi uzattım. Haberi okudular ve hep birlikte tekbirler getirdik. Koğuşta kimi şaşkın şaşkın bizlere bakıyor, kimi ise ağlama krizlerine girmişlerdi. Bize ağlıyorlardı. Diğer arkadaşlara asliyede dava açılmıştı. Aylarca kızlarımla ve diğer tutuklu erkek kardeşlerimizle kelepçeli olarak, cezaevi arabalarında mahkemelere gidip, geldik. 7 ay sonraki karar mahkemesinde 2713. maddeden, yani “izinsiz, toplantı ve yürüyüş”ten mahkumiyetlerimiz açıklandı. O an hissettiklerimi unutamam. Normalde zaten olmayacağını bilmeme rağmen, şehadete aday olmanın bile verdiği o tarifi imkansız duyguyu kaybetmekle, yüreğim hüzne gömülmüştü. Şehadete bir adım kala, bir kez daha şehadeti kaybettik. Bir beyaz güvercin gibi kanatlandı ve gitti. Şehadete içten içe hazırlıklı olma hali yakınında, nefesinde hissetmek çok farklı bir olay ve kızlarımla birlikte tahliye kararından sonra hıçkırıklarla koğuşa döndük. Mahkumlar bize hayret ve şaşkınlıkla bakıyorlardı. “Tahliye olduysanız niye ağlıyorsunuz.” diyorlardı. Aynı davadan kardeşlerimiz arkamızda kaldılar. Tahliye olamadılar diyorduk. Tahliyemize sevinemeyerek ardımızda kalanlara ağlamak. Bir mahkumun hapishaneden tahliyesini, onun ruh halini ancak herhalde yaşayanlar anlayabilir. Biz miyiz fesat ve aykırı olan, diye düşünüyorum. Sırf bu aykırılıklarımızdan değil mi, hem kardeşlerimiz, hem de zalimler tarafından hep itham edildik, sorgulandık, ötekileştik. “Eğer gerçekten iman ettiyseniz, üstün gelecek olan sizlersiniz.”  (Bakara: 250)

 

DİĞER HABERLER

Hüda Kaya Başörtüsü Uğruna İdamla Yargılandı
Özel Mektup’un hak yolunda, hakkı haykıran bir seda olması duasıyla, Rabbimizin mübarek kılmasını di
Şuurlu Tesettürlüler Dünya Tarihine İmza Attı
Türkiye’de en büyük eylemi (el ele) onlar gerçekleştirdi. Hafızalardan daha silinmeyen eylemin ruhu

n

 
 

MEKTUP DERGİSİ
© 2009 Tüm Hakları Saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Destek :
info@mektupdergisi.com |  abone@mektupdergisi.com